50 yıllık edebiyat aşkı

ÇAĞLAYAN ÇEVİK ccevik@hurriyet.com.tr
13/01/2017

5 yıl önce ‘Yağmur Akşamları’ adlı öykü kitabınız için buluşup söyleştiğimizde “Öykülerimde hep şiiri aradım” demiştiniz. Ayşe Sarısayın’la edebiyattaki 50 yılınızı konuştuğunuz, ‘O Aşk Dinmedi’de de söze şiirle girip, “Şiirle yol aldım” diyorsunuz. Öykücü, romancı Selim İleri’nin 50 yıllık edebiyatından söz ederken konuya şiirden girmesi oldukça önemli aslında...
Aslında şöyle bir şey var. Lise yıllarına kadar, ders kitaplarımdaki, vatan üzerine olan şiirler dışında çağdaş şiirimizi, geçmişteki şiirimizi hiç mi hiç bilmiyordum. Şiir kitabı falan almazdım. Lise ders kitabımızda Behçet Necatigil’in ‘Kır Şarkısı’ şiiri yer alıyordu. O şiir beni çok etkilemişti. Şiirle ilk adam akıllı haşır neşir olmam o şiir sayesindedir. Daha öncesinde şiir öylesine okuduğum, çok farkında olmadığım bir türdü. Ta ki, yanlışlıkla roman zannederek Attilâ İlhan’ın ‘Sisler Bulvarı’nı alana kadar. Roman diye aldığım kitabın adını ve kapağını çok beğenmiştim, Güngör Kabakçıoğlu’nun güzel bir çizimi vardı. Roman diye aldığım kitap şiir kitabı çıktığı zaman çok üzülmüştüm. Yine de ‘Sisler Bulvarı’nı baştan sona okudum. Tekrar tekrar. Necatigil’in şiiri ve ardından Attilâ İlhan’ın kitabından sonra bir daha şiirden ayrılmadım. Ve çok hızlı bir şekilde, biraz da etrafımdaki insanların -başta o yıllardaki edebiyat öğretmenim Baki Ramazanoğlu’nun- yönlendirmesiyle hemen Oktay Rifat, Orhan Veli gibi isimlere açıldım ve arkası geldi. Şiirle beslendim. Şiir, söylenebilecek ne varsa onu en aza indirgenmiş biçimde söylediğiniz bir tür. Olabildiğince öz cümle kurmayı, en öz ifade edişi ve daha birçok dil olanağını bana şiir sanatımız sağlamıştır. Diğer taraftan şiir sanatımızın göz kamaştırıcı nitelikte olduğuna inanıyorum.

Kitapta daha 30’uncu sayfada Behçet Necatigil çıkıyor karşımıza. Ömer Lütfi Akad’ı da ayrı bir ‘tonda’ anıyorsunuz hep. Birçok isim olsa da bu iki ismin, farklı bir önemi var sanırım sizin için.
Gerçekten öyle. Yaşamımda bu iki insanın çok önemli yeri vardır. Başka isimler de var elbette. Örneğin, yalnızca dost olarak, usta olarak, ağabey olarak değil aynı zamanda birlikte yayıncı olarak da yolumu açanlardan birisiydi Attilâ İlhan. Kemal Tahir’i ve daha nicesini sayarım yine bu bahiste. Ama Necatigil ve Akad bambaşkaydı benim hayatımda. Onlar, insan olarak, bütün kişiliğimin oluşmasında çok derin yere sahiptirler. Onların hayat ve sanattaki duruşunun yanından bile geçebildiğimi sanmıyorum, ama hep onlar gibi olmaya özendim, hayatım boyunca. Akad, sinemacı olarak en büyük sinemacımızdır, ama insan olarak da çok büyük bir vicdandır o. Filmleri gibi olağanüstüydü. Necatigil de öyledir. Bu iki insanın ahlak değerlerimi inşa etmemde önemli rolleri olduğunu hatırlıyorum.

Kitapta daha en baştan ‘acı’dan beslendiğinizi söylüyorsunuz. Hatırladığınız acılı anları patetik bir biçimde hatırlayıp aktarıyorsunuz... Daha çocukken, Atatürk’le ilgili kaleme aldığınız kompozisyonda bile ‘ölüm’ anını anlatıyorsunuz. Son yıllarda da bu ‘acı’yı aktarma daha yoğun çıkıyor karşımıza.
Patetik ifadesi, yazdıklarımı, daha doğrusu kişiliğimi belki de en doğru açıklayan şey olabilir. Bir yaradılış meselesi bu. Beni hiçbir zaman başka anlar bu kadar etkilememiştir. Başka anları böyle anlatamamışımdır. Bugün 70’ime daha da yaklaşmışken, bunun yaradılış meselesi olduğunu söyleyebilirim. Herhangi bir fotoğraf karesinde acılı bir bakış gördüğümde bile üzülüyorum ben. Hayatı öyle alımlıyorum. Doğru, yaşlandıkça, yaş aldıkça daha da arttı bu. Daha fazla şey görüyorum, hazin olan. Yaşaldıkça hiçbir şeyin çok sevinçle dolu olamayacağını idrak ettim. Sevincin daha çok olabileceğine dair inancımı kaybettim. Gençken insanın duyguları daha keskin daha coşkun oluyor, daha taşkın oluyor ama yaşaldıkça geriye sizin mutlu olduğunuz anlarda başkalarının mutsuz olduğunu bilmek kalıyor. Şu an çıkmış kitabımla ilgili sıcak bir salonda konuşuyoruz, 50’inci yılımı geride bırakmışım, birçok kitap kaleme almışım. Ama biliyorum ki, bu karda, soğukta daha 18 yaşını bile doldurmamış bir çocuk kağıt topluyor! O çocuğa, ben en iyi romanı yazdım, çok iyi öyküler kaleme aldım, demek çok komik, acı, gülünç geliyor bana artık...

‘O Aşk Dinmedi’, aslında Selim İleri için ‘kitaplar kitabı’. Yazdığınız kitaplar ve onlar hakkında o dönemde veya sonra yazılanlar üzerine bugün yeniden düşünmek nasıldı?
Sevgili Ayşe Sarısayın’ın fikriydi bu. Ayşe’nin sorularına cevaplar verirken bu 50 yıl çok kafamı kurcaladı. Geçip gitmiş bir zaman dilimi, bir daha geri gelmeyecek olan bir zaman dilimi... Hep bu cümleyi kurup şunu fark ettim, meğer hiç düşünmemişim. İnsan yazarken, yaşarken ne kadar zamanın geride kaldığının idrakinde olmuyor. İş soruları yanıtlama aşamasına gelince, birden bire o 50 yılın geride kalmış olduğunu görüyorsunuz. Ve bunu asla geriye saramayacağınızı biliyorsunuz. Bu beni çok yordu, çok üzdü! İşin açıkçası 50 yılın o kadar da farkında değilmişim, bu ortaya çıktı. Ama bugünden 50 yıla dönüp baktığım vakit, okurla kurabildiğim bağın beni son derece mutlu ettiğini söylemeliyim. Bunu fark ettim. ‘Selim İleri okuru’ denilebilir mi bilmiyorum ama, bu okur beni hiç bırakmadı. 50 yıl boyunca benimle birlikte yol aldı, kimisi benimle birlikte yaşlandı, beraberinde genç kuşaktan okurlar da hep yanımda, yakınımda oldular. Onların desteğinden, sevgisinden ve ilgisinden hep mutluluk duydum. Fakat 50 yıl yazmanın getirisi ne oldu, bir işe yaradı mı, bu büyük bir soru işareti olarak, duruyor karşımda. Diğer taraftan, örneğin yıllar önce çıkan, bugün baskısı bile olmayan kitaplar üzerine dönemin eleştirmenlerinin kaleme aldıkları yazıları bugün yeniden düşünmek, o dönem yaptıklarımı hatırlamak, bir şekilde de iyi geldi. Belki söylemek istediklerimi, başka yerde söyleyemeyeceklerimi bu kitapta söyleme fırsatım oldu. Her ne kadar bu kitapta pembe bir tablo çizmiş gibi olsam da, çok büyük kırgınlıkların olduğu da yanıtlarda görülebilir.

50 yıllık yazın yolculuğunuzu nasıl görüyorsunuz peki?
Edebiyatımıza karşı büyük kabahatlerimin olduğunu sanmıyorum. Sadece, Politika gazetesine yazdığım ‘Ortalık’ yazılarından, magazin edalı yazılardan dolayı çok pişmanım. 30 yıl geçmiştir üzerinden, şimdi bile keşke onları yapmasaydım diyorum. Yola ilk çıktığımda ‘Cumartesi Yalnızlığı’nın arka kapağını ben yazmıştım ve orada; dünyayı değiştirmek falan gibi sözler söylemiştim. Elbette içtenlikle söylenmiş çocukça cesaret sözcükleriydi onlar. Bugün de aynı içtenlikle edebiyatın dünyayı değiştirmeyeceğine inanıyorum. Hele bu yaşadığımız kötü dünyayı değiştirebileceğini hiç sanmıyorum. Savaş olmasın diye çok yazmış Virgina Woolf, ama sonunda eteğine doldurduğu taşlarla ölüme gitmiş... Büyük bir taşkın inançla başlamış olduğum 50 yılı büyük bir kederle kapatıyorum...
 
“50 yılı kederle kapatıyorum” diyorsunuz. Neden?
Bir dönem var ki, bazı kitaplarım için tek satır yazı çıkmamış. Aşağı yukarı benimle aynı yaşta olan kuşak, hiçbir şey yazmamış kitaplarım hakkında. Bu dönemde sessiz geçiştirmeyle görmezden geliniyordum. O dönem yazdığım kitaplara ‘ustalık tekrarı’ denilip geçiliyordu. Sonrası daha büyük sessizlik. Burada Zeynep Çağlıyor ve Mehmet Yaşin’in hakkını teslim etmem gerek. Onlara bir gönül borcum var. Onlar sayesinde yeni kuşağa yeniden ulaştım. Öncesinde hafif kartpostal yazarı olarak görüldüm. Biraz unutulmuş bir yazarı, yeniden okurla buluşturdular. Genç kuşak eleştirmenler, yazarlar hakkımda söz etmeye o zaman başladılar. Örneğin; Ahmet Oktay’ın yazısına kadar kimse metinlerimdeki siyasi tarafı değerlendirmemiştir. Hep ihmal ettiler. Ahmet Oktay’dan sonra da yine genç kuşak buna dikkat edip, bir de o gözle bakmayı bildiler ve yeni okurlara ulaştım, diye düşünüyorum. Bakmayın bugün 50 yıl falan diyoruz ama, daha çok okur nezdinde değer verilmiştir bana. Meselâ, kimi genç yazarlara ‘Sevdiğiniz veya etkilendiğiniz yazarlar kimlerdir?’ diye sorarlar. İnsan merak ediyor, bakıyor; oralarda adımı arıyorum, itiraf edeyim. Hiç de göremedim şimdiye kadar. Haliyle hiçbir yazarın sevdiği veya etkilendiği bir yazar olmamışım diyorum kendime... Bir taraftan, çok şanslıyım kitap kapaklarımın arkasını Attilâ İlhan yazdı benim. Ama çok zaman kitap kapaklarımın arkasını kendim yazmak zorundaydım. Bunun bir yazar için onur kırıcı olduğuna inanıyorum. Öyle yayıncılarla çalıştım ki, yazdıklarımı bile pek okuduklarını sanmıyorum...

Peki öyküyle yola çıktınız, romanlar kaleme aldınız, antolojileriniz, eleştiri kitaplarınız var. Yazar Selim İleri bu yazarlığı değerlendirirken ne olarak adlandırır kendini?
Herkes öykücü der. Bizim toplumumuzda sorunlu bir mukayese kültürü olduğuna inananlardanım. Öyküleri daha güzel der dururlar yıllardır. Bunu çok işittim. Hayır! Baştan itibaren, daha yolun en başında hiç öykü yazmak değildi aklımda olan. Yola roman yazmak için çıktım, başkaları ne derse desin kendimi hep bir romancı olarak gördüm.


'KIRIK İNCELİKLERİN' YAZARI SELİM İLERİ

Selim İleri, 50 yıllık yazın hayatını, onun önce okuru sonra 40 küsur yıllık dostu Ayşe Sarısayın’la masaya yatırdı. Sarısayın, Selim İleri’nin 50 yılını ve kitabın serüvenini değerlendirdi.



Aylar süren bir çalışma süreci gerektiriyor ‘O Aşk Dinmedi’. Selim İleri’nin edebiyattaki 50’nci yılını yayımlanan kitapları üzerinden, yazın serüvenini ortaya koyan bir kitap bu. Selim İleri’nin 50 yıllık serüvenini siz nasıl değerlendirirsiniz?
Selim İleri için ‘edebiyata adanmış bir hayat, edebiyatla varoluş, hayatı edebiyat üzerinden alımlama’ gibi ifadeler kullandığım olmuştu daha önceleri de. ‘O Aşk Dinmedi’ tüm bu sözlerin bir kez daha ve kesin bir biçimde somutlaşmasıydı her şeyden önce. İlk kitabından bu yana demek abartılı olur sanırım, ama 80’lerden başlayarak belli bir siyasî duruşu olan, bu ülkenin sorunlarına kafa yoran, uzlaşmanın, birleştirici olmanın yollarını arayan bir yazar olduğunu biliyor olsam da, tüm kitaplarına yeniden göz atmak, bazılarını tekrar okumak, hakkında yazılanları toplu halde görmek çok farklı. Selim İleri de, onun Necatigil’i nitelediği sözlerle ifade edersem ‘kırık inceliklerin yazarı’ olarak tanımlanabilir, ancak hayatın, insanlığın en acı, acımasız meselelerini inceliklerle dile getiren bir yazar. Edebiyatın değiştirici, dönüştürücü gücüne inanarak çıktığı yolda 50 yıldan beri işaret ettiği sorunlarda hiçbir düzelme olmaması hem kendisi için hem de bizler için hayal kırıklığı kuşkusuz, ama yine onun hemen her eserinde üzerinde durduğu gibi günün birinde toplum olarak hatırlamayı, yüzleşmeyi, hesaplaşmayı öğrendiğimizde, buna cesaret edebildiğimizde daha yaşanası bir dünya olacak...

Sizin de bir takım kişisel anekdotlarla, araya girmelerle var olduğunuz bir kitap bu. Öyle ki 40 yıllık okurusunuz ve ‘babadan’ kalma dostluğunuz var. Böyle bir kitabı hazırlamak neler hissettirdi size?
‘Babadan’ kalma bir dostluk, haklısınız... Pek çok yazar, şair gibi Selim İleri’yle ilk tanışıklığım babamın kitaplığındaki imzalı kitaplarıyla. İmzalı kitapların her biri, âdeta kutsal kitap gibiydi, bu kitapları okumanın belli kuralları vardı: Asla üzerine not alınmayacak, eğilip bükülmeyecek, sayfalar kıvrılmayacak... Belki de böylesi bir başlangıç, bilincinde olmasam da tüm kitaplara, edebiyata özenle yaklaşmamı sağladı. ‘O Aşk Dinmedi’yi hazırladığımız süre boyunca sevdiğimiz şairler, yazarlar sürekli bizimle birlikteydi -babam da bu isimlerden biri. Selim İleri’nin 50 yılının paralelinde Türk edebiyatına, dünya edebiyatına açılan bir yolculuğa çıktım. Süreç uzun olunca -bir yıla yakın sürdü bu çalışma- benim anılarım da canlandı yeniden, yeri geldiğinde bunları dile getirmekte bir sakınca görmedim. Sevgili Selim de alabildiğine özgür bıraktı beni. Gerek sevdiğim bir yazarın edebiyatına biraz daha yaklaşmak gerekse yıllardır süregelen dostluğumuza yeni bir boyut katmak açısından eşsiz bir deneyim oldu bu kitap.

O AŞK DİNMEDİ
SELİM İLERİ
EDEBİYATTA 50. YIL
Ayşe Sarısayın
Everest Yayınları, 2017
471 sayfa, 35 TL.

 

 

 

 

 

 

 

 

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU