Bali"ye Gece Yarısı Ekspresi!

A. Ömer Türkeş
19/01/2017

Asıl adı Natsuki Fukunaga olan Natsuki Ikezawa, 1945’te Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido Adası’nda dünyaya geldi. Babası ünlü romancı, şair, çevirmen Takehiko Fukunaga, annesi ise şair Akiko Harajö’dur. Anne-babasının boşanmaları sonucu, annesiyle 1950’de Tokyo’ya yerleşti. Çocuk yaşta bu ‘göç’le başlayan göçmen yaşam tarzı Yunanistan, Fransa, Okinawa Adası gibi farklı yerlerdeki ikametleri ve dünyanın çeşitli yerlerine seyahatleriyle sürdü; yazarın hiçbir zaman yerleşik, sabit bir hayatı olmadı. Eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Portekizce gibi birçok dile çevrilen Ikezawa, günümüz Japon edebiyatının en revaçta, en çok ödül alan ve en aykırı yazarlarından biridir.

Ölümün kıyısında
1970 yılında uyuşturucu bulundurduğu için İstanbul’da tutuklanan Amerikalı William Hayes’in Sağmalcılar Cezaevi’nde maruz kaldığı dehşet verici olayları anlatan Alan Parker imzalı ‘Gece Yarısı Ekspresi’ filmini bilmem hatırlayan var mıdır? Cezaevindeki insanlık dışı koşulları yansıttığı için çekimi ve gösterimi Türkiye’de yasaklanan -senaryosunu Oliver Stone’un yazdığı- film, 1978’de iki Oscar kazanmış, ABD ve Türkiye arasında mahkûmların değişimi konusunda müzakerelerin başlamasında etkili olmuştu. Devletin iki yüzlü uyuşturucu politikası, görevini suistimal eden emniyet görevlileri, olayları körükleyen medya ve cehennemi andıran hapishane koşullarıyla ‘Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız’ın hikâyesi ‘Gece Yarısı Ekspresi’ni hatırlatıyor.

1980’li yıllar. Nishijima Tetsuro, 29 yaşında başarılı bir Japon ressam. Hem kendisini daha özgür hissetmek hem de sanatını derinleştirmek için çeşitli Asya ülkelerine seyehat etmeyi seviyor. Uyuşturucu belasına da bu seyahatlerden birinde -tanıştığı Avrupalı bir kadın sayesinde- kapılmış. Kendine olan özgüveni nedeniyle tuhaf bir ilişki kurmuş uyuşturucuyla;
“Bir kez bağımlılık belasına düşmüş, fakat bundan kendini kurtarmıştın. Bu beceriyi Tayland’daki o tapınakta edinmiştin. Yeniden o tuzağa düşsem, kendimi zehirlemeye başlasam ve bir süreliğine bağımlılık durumu devam etse bile istediğim zaman yoksunluk sendromu nöbetlerine direnerek bırakabilirim nasıl olsa! (...) Böyle çarpık ve sapıkça bir gurur yok muydu sende? Nils vesilesiyle yeniden bağımlılık tuzağına düşmek üzereyken o korku dolu düşüncelerinin diplerinde, yine bırakabilirim nasıl olsa, gibilerinden küstahça bir kibir yok muydu? Başka türden birbağımlılıktı bu: ‘Uyuşturucuya başlayıp sonra yeniden bırakma döngüsüne kapılma’ bağımlılığı!”

Bali’de satın aldığı ufak bir doz eroin bir tür altın vuruş olacaktır Tetsurö için. Çünkü Endonezya’nın kirli polislerinin tuzağına düşecek, savcının hazırladığı iddianameyi imzaladığında bir anda kendisini idamla yargılanırken bulacaktır. Kızkardeşi Kaoru işte bu sırada girer devreye. Abisi gibi Kaoru da hayatını Japonya dışında -ama Avrupa’da- geçirmiştir. Doğu’dan ziyade Batı kültürünü içselleştirmiş 24 yaşındaki genç kız Endonezya’daki adalet sistemini, emniyet güçlerini, toplumsal hayatı ve cezaevindeki koşulları gördüğünde dehşete kapılır. Ancak yine de pes etmeyecektir...

Ağır ve hafif
Olaylar iki bakış açısından verilmiş; bir bölümde Kaoru anlatıyor diğer bölümde abisi Tetsuro. Böylelikle hem şimdiki zamanda olup bitenleri hem kişilerin geçmişini hem de yazarın öne çıkardığı felsefi meseleleri farklı perspektiflerden izliyoruz. Kurgunun bu ikili yapısı Doğu-Batı karşıtlığına yapılan vurguyu öne çıkarıyor.  Uzun yıllar Avrupa’da yaşayan, Avrupa’nın doğusundan pek de hoşlanmayan Karou’nun Endonezya’ya bakışı ile eziyet çekmesine rağmen Doğu’da yaşamayı tercih eden Tetsurö’nun bakışı arasındaki fark kadim ve evrensel bir karşıtlığın yansıması. Sanatçı kimliğiyle Tetsurö, Doğu’nun ‘ruhunu’ yakalamaya, sanatını oradan çıkarmaya çalışan bir adam. Buna karşılık Kaoru’nun gözlemleri Doğu’nun az gelişmişliğini, özellikle Endonezya’daki kaotik düzeni ortaya koymak açısından önemli.

Natsuki Ikezawa, birçok Doğulu meslektaşı gibi Doğu ile Batı arasında bir yerden, iki kültür arasında bir sentez yakalamak isteğiyle yazmış hikayesini. Çevirisini yaptığı ‘Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız’ romanına yazar hakkında kapsamlı bir önsöz de hazırlayan Devrim Çetin Güven’in ifadesiyle; “Doğu’yla Batı’nın bakış açılarındaki farklılıkları, uyuşmazlıkları, çatışmaları ve örtüşmeleri fevkalade kozmopolit bir atmosfer içinde, her bir karaktere kendi mizaçlarına özgü ‘ses’ler atfederek metne zenginlik ve derinlik katıyor.

Derinlikli içeriğiyle çok başarılı
Ikezawa’nın tartıştığı meseleler bir hayli zengin; “Bu iki anlatıcının içsel ve birbirleriyle olan diyalogları aracılığıyla emperyal siyaset, medeniyet, modernite ve ulusal kimlik gibi kategorileri de sorgulanmış.” Ancak roman kahramanlarının içsel sorgulamaları da önemli. Özellikle Tetsuro’nun içe doğru yaptığı ‘hırpalayıcı’ yolculuk gerek dili ve anlatımı gerekse de derinlikli içeriğiyle çok başarılı. İç konuşmalarında kendisine ‘sen’ diye hitap eden Tetsuro’nun parçalanmışlığını ortaya koyan bir sorgulama süreci bu. Genç adamın zihninde uyuşturucu bağımlılığından sanatsal yaratımına, aile ilişkilerinden aşklarına, geçmişinden kendisini bekleyen ölüme dair uçuşan düşünceler kişiliğini ortaya koyar ve hikâyenin eksik parçalarını tamamlar mahiyette.
Karou’nun anlatısı ise başlangıçta olaylara ve kendi hayat hikâyesine odaklı. Rasyonel bir akıl sergileyen genç kız, Asya denen o muazzam bilinmeyenden ürkmüş biraz da tiksinmiş bir halde. Ancak Bali’de kurduğu ilişkiler bakış açısını değiştirecek, Karou’nun Doğu’ya yeni bir gözle bakmasını sağlayacaktır;
“Evvela şu deniz ve gökyüzü. Şu doğa. Adanın insanları denizin ritmine kendilerini uydurarak yaşıyorlar. Bali’ye geldiğimden beri gözlerime yansımasına karşın, doğru dürüst bakıp görmediğim şeyler, gökyüzündeki bulutların biçimleri, ağaç yapraklarının salınışları, efil efil esen rüzgârın okşadığı çeltik başakları, insanların yürüyüş tarzı, gülücükler saçan yüzleri ve bunun gibi görüp de görmezden geldiğim birçok şey, derin bir anlama bürünerek yüreğime dönüyordu.”
Sonsözü ‘Önsöz’den bir alıntıyla söyleyelim; “Natsuki Ikezawa günümüz Japon kültür dünyasının en renkli simalarından biridir. Romancı olarak yazı tarzı, hem dünya postmodern edebiyatının revaçta yazarı Haruki Murakami’nin hafif, uçarı metinlerinin hem de Nobel ödüllü Kenzaburo Oe’nin edebi yoğunluğu yüksek, avantgarde tarzının özelliklerini taşır. Dolayısıyla, ürettiği metinler sürükleyici ve okunaklı olmanın yanında edebi derinliğe de sahiptir.”

AĞABEYİNE ÇİÇEK TAŞIYAN KIZ
Natsuki İkezawa
Çeviren: Devrim Çetin Güven
Ayrıntı Yayınları, 2016
400 sayfa, 30 TL.

 

 

 

 

 

 

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU