Bu kitabı ağlayarak yazdım

ECE ÇELİK ecelik@hurriyet.com.tr
04/01/2017

Romanda Irak’ın Sincar bölgesindeki Ezidilerin maruz kaldığı katliamlar, işkenceler gözler önüne serilmiş. Bu konuyu işlemek nereden aklınıza geldi?
Sanırım iki buçuk yıl önceydi. IŞİD terörü bölgeye yeni yeni hâkim oluyordu. Ezidi kadınların dinci teröristlerin elinden kurtulmak için dağa kaçmalarının üzerinden çok zaman geçmemişti. Köle pazarları yeni yeni oluşturuluyordu. Türkiye’de yayınlanan bir gazetede Almanya’da yaşayan ve BM’de çalışan bir Türk psikologla ilgili bir haber gözüme çarptı. Ezidi kamplarına danışman olarak gönderilen bu psikolog, oradaki bir kızın hikâyesini anlatıyordu. 16-17 yaşlarındaki bu kız, kendisini kaçıran IŞİD’lilerin tecavüzünden kurtulmak için yüzünü yakmıştı! Çirkin görünmek için yapmıştı bunu... Çirkin görünürse tecavüze uğramayacağını düşünmüştü. Ölümün eşiğinden dönmüştü. Bu haberin kupürünü kestim ve Ezidiliği araştırmaya başladım. Orada küçücük bir kız, kendini korumak için yüzünü yakıyordu ama dünya buna bile tepki göstermiyordu. Bu duyarsızlığa daha fazla ortak olmak istemedim. Sonraki günlerde o kendini yakan kız gibi haberler yağmaya başladı. İşte o zaman bunu kitap yapmaya karar verdim. Bu vahşetin tüm dünyaya anlatılması gerektiğini düşündüm. Çünkü sadece katiller değildi suçlu olan. Görmezden gelen insanlık da en az o kadar suçluydu.
 
Ezidi kültürünü yazmak için nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?
Bu insanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Bulduğum her şeyi okudum, dosyaladım. 10’a yakın kitap okudum. Ezidiler ve yaşadıkları coğrafya hakkında onlarca belgesel film seyrettim. Bir Ezidi’nin desteğini almayı çok istedim ama Türkiye’de yaşayan Ezidiler bazı cahiller tarafından, ‘şeytana tapmakla suçlandıkları’ için kimliklerini açıklamaktan korkuyor. Bu nedenle böyle bir şansım olmadı.
Ben tüm bu araştırmaları ‘günün birinde bir kitap yazmak için’ değil, cahilliğimi gidermek için yaptım. Sonuçta da topladığım bilgilerin olabildiğince fazla insana ulaşması gerektiğine karar verdim. Bunun en iyi yolu da bir roman, hatta filmdi. Ben romanı yazdım; umarım bu kitap usta sinemacılara esin kaynağı olur da bu romanın filmi de çekilir.
 
Kitapta kadınların yaşadıkları işkenceler ön plana çıkıyor. Karakterler de sıklıkla bu işkencelerin Müslümanlıkla ilişkisini sorguluyor...

Sorguluyorlar; çünkü Müslüman olmadıkları halde, yıllarca Müslümanların içinde yaşayan bir halk olarak uğradıkları zulmün İslam’da olmadığını biliyorlar! Belli bir yaş aralığındaki erkekler öldürüldü ve toplu mezarlara atıldı. Sadece küçük yaştaki erkekleri toplayıp devşirme kamplarına götürdüler. Beyinlerini yıkayıp dinlerini değiştirttiler. Çoğunu da canlı bomba eylemcisine dönüştürdüler. Kadınlar yaşlarına bakılmaksızın ‘köle’ edildi. Aklınıza asla gelmeyecek alçaklıkların hedefi oldular. O yüzden bu katliamın, dolayısıyla romanın öne çıkanı, kadınlar oldu.

Bu kadar sert bir roman yazarken sizin psikolojiniz etkilendi mi?
Bu kitabı ağlayarak yazdım. Çok da utandım yazarken. Öyle anlar geldi ki parmağım klavyedeki ‘delete’ tuşunun üstüne gitti, gitti, geldi. Hepsini silmek istedim. İnsanlığımdan utandım. Çünkü o insanları, yaşanan vahşeti çok çabuk geçiştirdik. İnsanlar dağa kaçtı, günlerce dağda kaldı. Açlıktan, susuzluktan öldü. Anneler bileklerini kesip akan kanlarını bebeklerine içirdi. Böyle bir vahşeti yazmak elbette insanı yoruyor, yıpratıyor. Ancak belki de hayatımda yaptığım en doğru şey bu romanı yazmak oldu. Gazetecilik hayatım boyunca bizi yönetenlere “Kral Çıplak” demeye çalıştım. Bu kitapla da insanlığa “Kral Çıplak. Hepimiz suçluyuz” demek istedim. Bin kez delireceğimi bilsem yine yaparım bu işi...

74. FERMAN
Mustafa Mutlu
Kırmızı Kedi Yayınları, 2016
336 sayfa, 20 TL.

 

 

 

 

 

 

 

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU