Israrı ve özeni dilinde...

MEHMET SAİD AYDIN mehmetsaida@gmail.com
23/01/2017

Son yıllarda öykünün yükselişine dair çok yorum yapıldı. Türün kendisine odaklanan tartışmalardan çok, yükselişine dair meraklardan mürekkep bu tartışmalardan, edebiyat izler çevresine şu sonuç kaldı ekseriyetle: “Evet, çok öykü yazılıyor.” Bunun edebiyat içi sebeplerinin yanında, kanımca edebiyat dışı sayılan ‘ekonomi-politik’ sebepleri de var. Daha görünür olan Notos’un yanı sıra Öykülem’in, Post Öykü’nün, en son Öykü Gazetesi’nin varlığı da kayda değer; öykünün dergileri de var ve bu mühim.
Doğan Kitap’tan yayımlanan ‘Israrı Kanadında’ Figen Alkaç’ın ikinci öykü kitabı. 1970 Ankara doğumlu Alkaç’ın ilk kitabı ‘Bela Davulları’ 2007 yılında Yitik Ülke tarafından yayımlanmıştı. Kitabın adında olduğu gibi -biri hariç- iki kelimelik tamlamalarla oluşturulmuş toplam 10 öykü var kitapta. ‘Gülüşü kişisel olan’a’ ithaflı kitap, Blanchot’nun ‘Sonradan Sonsuz Yineleme’sinden bir alıntıyla açılıyor. Alıntının anahtar kelimesi ‘yabancı’ ki, Alkaç da öykülerde bu ‘yabancı’ esprisi üzerinden kuruyor hikâyeleri.
İlk öykü ‘Kuyucu Balô’nun ilk cümleleri, kitabın genelindeki dil tutumunu ima eder nitelikte: “Gözlerim vakitsiz uyanır genelde. Bu yüzden az kullanılmış sabahları severim.” Öyküler, üzerine uzun düşünülmüş, dil bağlamında çok incelmiş, incelmesi için gayret sarf edilmiş kesik, eksiltili cümlelerden oluşuyor genelde. Alkaç özgün bir tasvir ve teşbih yeteneğine sahip; küt cümleleri seviyor, birinci tekil şahsın imkânını seviyor, gerektiğinde virgül yerine nokta koyarak kütlüğün altını çizmeyi önemsiyor. Kahramanları içine konuşuyor genelde; kimi kendi kendine konuşuyor ve deli sanılıyor kamu tarafından. Ellerinde siğil var, bu siğillerin bir anlamı var. Öykülerde devam eden bir hat da var: Kusmak.
İtilmiş, adı, sesi, konuşması bile yadırganan (“Kim sesinden kimliğini silebilmiş ki ben sileyim. Bak dinle. Dinle bak” der, kırk’ı düzeltilmemiş haliyle söylerdi Diyar.”), konuşmayı sessizliğin tersi gibi algılamayan, bir varoluş hali olarak kodlamış (“Çok konuşanları sevmem. Anton, çocukluk arkadaşım, gevezedir ama çok cesurdur. Ona kızamam, ayaklarım daha da büyümesin diye bana sürekli dar ayakkabılar giydiren anneme de.”), kahırlanan (“Yetimleri üşüten yağmurlu bir günde, ellerine ve yüzüne yerleşen felç ve aylarca tavanı dikizlemekten yorgun gözleriyle eve dönüyor Rahman. Rahman’ı görünce daha bir kahırla akmaya başlıyor Bülbül Deresi.”) karakterlerin dünyaya yapabilecekleri tek şey kusmak adeta. Kusmak da mecaz değil; karakterler, aslında kahraman olan karakterler, kusuyor. Bir fiziki gereklilik, mecazın bedene dayattığı bir özellik gibi.
Figen Alkaç, dile, dilin kuruluşuna, sentaksa hakiki bir emek harcamış. Bu hakiki emeğin içinde ‘insanlık için küçük’ ama kahramanlarımız için büyük tesadüfleri kurgu haline getirmiş. Bu kurgunun ipini de gerektiğinde bırakmış ve aramış. Arayışının çarptığı harflerin arasına da italik kimi parçalar serpiştirmiş. İtalikler şahane selamlar haline gelmiş.
Yazının başında andığım “Çok öykü yazılıyor” kabulünün ardına Alkaç’ın ‘Israrı Kanadında’sı gibi metinler yazılacaksa ne âlâ. Bizi hakikaten güzel öyküler bekliyor demektir. Bu da, ‘bu kara günlerde’ neresinden bakarsak bakalım, iyi haber sayılır. İnsan, hikâyesini taşıdığı ölçüde yaşadığı toprağa tutunur çünkü. Bu öyküler, yaşadığı toprağın üzerine buğulu ayna tutuyor. Ve özenle, muhatabına ulaşmasını umuyor. Kitabın son cümlesinin “Kim yüzünü bir kelimeye dönse ötekine küfreder oldu” olması sebepsiz olmamalı. ‘Kendi dillerinde küfredebilenler’in varlığına selam ile.
 
ISRARI KANADINDA
Figen Alkaç
Doğan Kitap, 2017
112 sayfa, 15 TL.

 

 

 

 

 

 

 

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU