Lidya'dan 12 Eylül"e aşk ve ihanet!

EDİP YILDIZOĞLU edipyildizoglu@gmail.com
04/01/2017

İskender Pala, kitlelerce ‘divan şiirini sevdiren adam’ olarak tanındı. Klasik edebiyat profesörü olan Pala’nın, bilimsel alanda başvuru eseri niteliği kazanmış epey kitabı var. Bunların başında da ‘Divan Edebiyatı Sözlüğü’ geliyor denebilir.
Pala’nın özgeçmişine bakıldığında, geçmişte Silahlı Kuvvetler mensubu bir öğretmen olduğu görülür; 28 Şubat döneminde ordudan erken emekli edilmiş subaylardan biridir. Askerlik günlerini ele aldığı ‘İki Darbe Arasında’ isimli eseri ‘İlginç zamanlarda’ alt başlığını taşıyordu (Kapı Yayınları, 2010). Bir Çin kadim sözüne referans veriyor alt başlık: “Tanrı sizi ilginç zamanlarda yaşatsın.”
Yazarın daha büyük kitlelerce tanınması ve okunması, romanlarıyla oldu. ‘Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk’ (2004) ile başlayan romancılığı, ‘Od’, ‘Mihmandar’ gibi kitaplarla devam etti ve yazarın yüzbinlerce okur tarafından okunmasını sağladı. Genellikle tarihî bir karakteri ele alan ve onu mevcut zamanın yargılarına göre değil de, karakterin yaşadığı döneme özgüleyerek romanlaştıran kitaplar kaleme aldı. Pala’nın son romanı ‘Karun ve Anarşist’ şimdiye dek yaptıklarından kimi yönleriyle ayrılıyor.
Askerlik dönemini ‘İki Darbe Arasında’ diye kurgudışı bir metinle anlatan yazar, ‘Karun ve Anarşist’le bu defa, iki ‘ateş’ arasında bir kurgu örüyor. Daha önceki romanlarında günümüze yakın zamanlara değmemiş, böyle bir paralel kurgu yapmamıştı Pala. Oysa yeni romanında bir ucu milattan önce 500’lere giden Sfard-Lidya’ya giderken, öteki ucu 12 Eylül’e geliyor. Bu paralel kurgunun ilk ‘ateş’i siyaset ve siyaset uğruna heba olan hayatlarsa, öteki ‘ateş’i de aşk oluyor. Çünkü iki dönemin karakterleri de ayrı zamanlarda benzer aşk durumlarıyla imtihan oluyor ve sonunda çok da muvaffak olmuyorlar. Romanın, öteki romanlarının hattından başlayacağını sanıyor okur açılış cümlelerinden:
“Medlerin sonu! Medlerin sonu!” diye çığlık çığlığa gelmişti şehre haberci. “Kyros,” dedi Aslan Kral’a, büyük salonun sessizliğini dehşetle bölerek, “Kyros, yüce kralım, Pers kralı Kyros, Med kralını hezimete uğrattı! Kızıl akan Hallys’in ötesi yanıyor! Pteria yanıyor!” Bir süre Bakkhos şenliklerinden Aslan Kral’a, bilge Thales’ten Lidya geleneklerine birçok şey okuyoruz. Bu meyanda, adeta bir ‘ansiklopedik roman’ gibi başlıyor; kitabın sonundaki kaynakçaya bakıldığında, Lidya dönemine dair neredeyse bütün önemli kaynakların yazar tarafından tarandığını görüyoruz zaten. Akabinde; Kufu, Mehte ve Halludas isimli üç arkadaşın yolculuğunu okuyoruz. Üç arkadaş da bir aşka düşüyor ve aralarına büyük harfle Siyaset giriyor.
Pala’nın özgeçmişinde, hemşerileri tarafından 'Uşak halk kahramanı' seçildiği ayrıntısı mevcut. Burada, kitapta da 'Uşak' ve civarı adeta birer kahraman gibi anlatılıyor ve kelimenin etimolojisinin çok güzel karşılığını görüyoruz: “Rivayet odur ki bir zamanlar Lidya yurdunda, aynı kıza âşık altı delikanlı, sevdiklerinin uğruna birbirleriyle mücadeleye tutuşurlar. Erdem, dürüstlük ve sadakat bu âşıkların mihenk taşlarıdır. Ve günün birinde hepsi mücadeleden vazgeçip birbirlerine o güzel kızın hayalini, hasretini, özlemini anlatmaya, dolayısıyla yalnızca sevgiliyi konuşmaya, sevgiliden başka her şeyi unutmaya başlarlar. O derece ki gitgide hepsi bir bütün olur ve tek kalp, tek beden halinde sevgili uğruna ölürler. Halk o günden sonra bunları gömdükleri yeri ‘uşşâk’ diye anar.”
‘Altın’ bölümüyle başlayan roman, ‘Ayna’ bölümüyle ayak değiştiriyor. 1979 Ağustos’una geliriz ve Ufuk, Ethem ve Sadullah’ı ateşler arasında görürüz. Sağ-sol kavgası ve ateşi; nihayetinde aşk ateşi. Burada da, tıpkı milattan önce 400’lerde olduğu gibi üç arkadaşın hayatına büyük harfle Siyaset müdahale eder. Bir yandan resimle uğraşan arkadaşlar, öte yandan siyasi çekişmelerin ortasında kalırlar; aralarına kan bile girer. Kimin katil, kimin kurban olduğu bile belirsizdir. Nihayetinde, aradan yüzyıllar geçer, devir değişir, coğrafyalar yerinden oynar, devletler yıkılır, eskisini yıkan devletler de yıkılır ama insanlığın temel duygu durumları sabit kalır: Aşk ve ihanet. Sadece bu iki ateş değildir sabit kalan. Siyaset ve insan da tıpkı bir ‘ayna’ gibi öylece durur. Altın da.
‘Karun ve Anarşist’ işte bütün bu dikotomilerin romanı. Ayna ve altın ile...

KARUN VE ANARŞİST
İskender Pala
Kapı Yayınları, 2017
320 sayfa, 20 TL.

 

 

 

 

 



İSKENDER PALA İLE KISA KISA
‘Karun ve Anarşist’te sizi Lidya’ya kadar götüren etmenler nelerdi?
Kısaca Anadolu’nun zenginlikleri, zengin tarihi, zengin kültürü diyebiliriz. Elbette bir de Lidya topraklarında doğup büyümüş olmanın getirdiği şükran borcu var. Bugünün dünyasına Anadolu’nun söyleyeceği o kadar çok mesaj, o derece yüksek bir anlayış var ki... Tarihin harmanlandığı ve insanlığın belki de kıvam bulduğu bir coğrafyan çocuklarıyız biz. Pek çok icadın, pek çok gelişmenin uzak hafızası hâlâ genlerimizde ilerliyor. Ne var ki biz o hafızadan üretim değil çatışma çıkarır hale geldik. Bizim sahip çıkmadığımıza Batı sahip çıkıp kendine yontmaya başladı. Anadolu’nun eski medeniyetleri bugün birbiriyle çatışıp duran Batı ile Doğu’nun ortak zeminini teşkil ediyor. Ve biz Anadolu tarihinden ilham ile eserler üretip dünya kültürüne sunabildiğimiz zaman daha güçlü olacağız. Bunu da ancak kültür ve sanat alanında başarabiliriz. Bu yüzden Lidya’nın Karun’u ile 12 Eylül’de anarşist dediğimiz ve benim de içinden geçip geldiğim insanlar kültürel bir sorunun, daha doğrusu kültür dediğimiz sorunun ortak çözümünde buluştular.

Bugünü dünün ışığıyla mı okumalıyız?
Hep söylediğim bir cümlem var: Gökkubbenin altında değişenler yalnızca kıyafetlerdir; insan hiç değişmez, ihtiraslar ve düşmanlıklar, iyilikler ve dostluklar, sevinçler ve kederler hep vardır. Karun ve Lidya’yı araştırırken öyle insanlara rastladım ki bugün hâlâ Uşak’ta yaşıyorlar. Bazen onlardan birisi bağırdığında sesin 2500 yıl geriden geldiğini zannettiğiniz olur. Sesler aynıdır, tavırlar aynıdır. Tamam ama hatalar neden aynı olsun ki? Tarihi ibret almak için kullanmayacaksak kuru hikâye yığınlarından ne kazanırız. Köklerimiz, dinimiz, anlayışımız, düşüncemiz, sanatımız ve eski medeniyetimizin zenginliğiyle geleceğe yürümeyeceksek bunca mirasın sahibi olmak nemize gerek. Bu coğrafyada bizler, kulübesinin altında hazineler olduğunu bildiği halde kulübede yaşamaya devam eden, hazineleri ortaya çıkarıp zengin hayatlar sürme idealini kaybetmiş zavallılar gibiyiz. Üstelik başkaları bizim hazinelerimizi göz göre çalıp, yok edip, tahrip edip dururken. Yoksa Bağdat’ta, Şam’da Halep’te olup bitenleri nasıl izah edeceğiz?

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU