Murat Yalçın"ın işleri

Ömer Erdem
26/01/2017

Hafıza, geçmiş, karanlığa gömülmüş bir oda ve kullanımdan düşmüş, paslanmış nesneler yanında çoktan bu dünyadan ayrılmış kişilerin soluk resimleriyle de tıka basa dolu değildir. Eğer hatırlamak, eğer şimdi olmasaydı ne geçmişin ne de belleğin bir hükmü olurdu. Öykücü de bir an geriye dönüp baktığında, bugünün içindedir ve şimdiyi yaşamaktadır. Murat Yalçın, capcanlı ve çok çarpıcı gerçekçi bir yazar olarak karşımıza çıkar yeni kitabı ‘Pera Mera’da. Her ne kadar Pera, yüklendiği imgesel çağrışım gereği istemeden de olsa bir geçmiş imi taşıyor gözükse de öykücünün güncel gözü onu oradan çıkarır ve orijinal bir yenilik olarak önümüze bırakır. Nostaljinin ölü doğasından ayrı bugünün rengine bürünmüş bir yeniliktir bu.
Fakat nasıl oldu da ben ‘Pera Mera’yı okumaya başlayınca, ‘Pera Dörtlüsü’nün ilk bölümü Erenler’de birden Nahit Sırrı Örik’i hatırlayıverdim. İster istemez onun çarpıcı kitabı ‘Sanatkarlar’ arasında gidip geldim. Bu sorunun cevabını her okur kendisine göre mutlaka bulacaktır ama şu geçip giden hayatımızın geçip gitmeyen konuları, trajediler, ortak geçmişleri hatta pek komik sürekleri vardır ve döndüğümüz ilk köşede hiç eskimeyen kostümleriyle bizi beklemektedirler. Murat Yalçın, hınzır bir tecessüs ve kendisini iyi saklayan bir eda ile kültürel birikiminin envanterini verir bize. Bu envanter, kitap boyunca altın tezgâhında çalışan bir ustanın kaşları dahil eteklerinin bile altın tozlarıyla dolu olması gibi o her hareket ettiğinde etrafa saçılır.
Mizah ve buna bağlı keskin dil önceki kitaplarında da (Bkz: Karga Zarif) belirmişti Murat Yalçın’ın. Bu kez, taşra ile kent arasında dokunan yer yer daha bir alt dil ve onun estetik yapılanmalarına şahit oluyoruz. Kenti Ece Ayhan, İlhan Berk, Salah Birsel dahil dil iğnesiyle kuyu kazarcasına derinleştiren şair-yazarlardan el alarak genişletirken, argo başta olmak üzere günlük işlek dilin bütün kullanımlarını kollayarak gerçekliğin kuyruğunu yakalıyor (Uzakta vinç dolu tepeler. Şehrin dönen ibreleri) ve oradan o hiç dinmeyen eleştirel aklı devreye sokuyor. İnsanın nefes alıp verdiği her yerde eleştiri, atılmaya hazır kaplan gibi tetiktedir onun nazarında. Nedir peki sonuçta, bizde kalan tortu tam olarak nedir? Murat Yalçın soyundan gelen yazarlar buna cevap vermenin şehvetine kapılmazlar, okurun sonsuz keşfetme özgürlüklerine saygı duyarlar.
Kente bağlı ve her an onunla kol kola yürüyen ve geçmişin meyveleriyle de adım atan bir taşra, çocukluk beliriyor ‘Pera Mera’da. Bir yazarın doğayla ve onun içindeki insanlarla kurduğu ontolojik etkileşim (Bugün bir insan gördük su kenarında, korktuk, cılgadan yukarı koşup inimize sığındık... Çiçeğini sakınan bir incir, bir harabe dalı, bir virane yaprağıdır bizi üzen...) bütün çıplaklığıyla dile geliyor. Bir öykücü hangi hayret ve etkileşim aşamalarından geçerek bugün Pera’ya komplekse kapılmadan bakabiliyor onu da buluyoruz. Hakkını vermek gerekir ki Yunus Emre’den ‘Hikâye-i Güvercin’e, Hazreti Ali Cenkleri’nden Elmalı Hoca’nın ‘Hak Dini Kur’an Dili’ne çıkmak her babayiğidin harcı değildir. Ve ben, ‘Üç Dersim’ hikâyesinde çizildiği kadar güzel ve gerçek Kürt portresi görmedim edebiyatımızda.
‘Pera Mera’ hangi duyarlıkla yaklaşırsanız o yönden sizde karşılık bulacak öykülerle coşuyor. ‘Fazıla’  küçük ama meraklı, tutkulu ve sevgiye açık bir çocuğun gözünden ilk aşk kıpırdanışlarını bütün etkileyiciliğiyle sunmakla yetinmiyor, kitaba yayılmış gözüken yaratıcı benzetmelerden birisini de içeriyor. Öğretmeninin saç tellerini gizlice biriktiren Fazıla’nın acıyla o yumağı ateşe atması unutulur değil. ‘Pera Mera’daki bütün sahneler ve insanlar gibi.

PERA MERA
Murat Yalçın
Can Yayınları, 2016
176 sayfa, 15 TL.

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU