Net bir yağmur tıpırtısı gibi...

Ömer Erdem
28/12/2016

Bir yıl daha bitti. Kitaplarla dolu bir yıl. Her yanımız kitaptı. Fuarlar, festivaller, sempozyumlar, tartışmalar. Öykü, şiir, roman, tarih, deneme aklımıza ne kadar tür geliyorsa her çeşit yayını görme imkânı vardı 2016’da. Benim gibi burada her hafta bir kitap hakkında yazan bir özne için ise manzara çok başka. Bir yandan heyecan verici, bir yandan kafa karıştırıcı hatta sorular ve sorgulamalarla dolu. O hafta içinde o kadar çok güzel birden yayınlanıyor ki değil hakkında yazmak okumaya bile fırsatınız olmuyor. Bazı hafta da ne kadar kıvransanız heyecan verici bir kitap elinize geçmiyor. Sonuçta güncel bir tarafı var bu köşenin. Kitabı, yazarı, olayı üstü soğumadan kayda geçirmek de gerekiyor.
Benim gözüm yine de hep yeni ve genç yazarların üzerindedir. Şiir, öykü, roman fark etmez onları özellikle gözler, dikkatle takip eder ve haklarında yazmaya çalışırım. Bu dikkatin bu çabanın karşılığı yazık ki her zaman eser yönünden zengin değil. Acabalarla, mümkünlerle, sanki, olabilirlerle dolu cümleler, değerlendirmeler yapmak istemem. Eğer yazdığım kitap bende bir estetik zevk uyandırmadıysa sırf tanıtmak için elim kaleme gitmez. O sebepten belki de çoğu genç yazar bana kırılıyor. Haklılar bir yandan da. Kimseler onlarla ilgilenmiyor. Ama benim temel tezim şu: İyi olan hiçbir şey kaybolmaz.
Eylem Ata Güleç’in ‘Boşlukta Büyüyen’ kitabıyla da karşılaştığımda aynı düşünceler içerisindeydim. Bir kitap ilk öyküsünden itibaren sizi sarmalı. İlkin bir dil zevkiyle, sentaks farkıyla, kendisine has duyarlık yanında insan ve hayat ışıltılarıyla göz kırpmalı. Sonra da siz adım adım onun üzerine düşünmeli, notlar almalı, niteliği üzerine düşünce geliştirmelisiniz. E.A. Güleç’in ilk öyküsü ‘Pul Biber’ ismini taşıyor ve daha bu isimlendirmeden başlayarak eğildiği konu ve dünyayla uyumlu biçimde ilerledikten sonra insanın gönlünü yakıyor. Kısa, net bir yağmur tıpırtısı gibi cümleler. Asiye’yi anlatırken şehri, şehri anlatırken aktüalitenin ruhunu, en insan olanın dibinde patlayan şiddeti kendi diliyle kurmayı başarıyor. Yoksulların insanca ve pek insanca dünyalarının adım adım nasıl da çözüldüğünü, tadının kaçtığını bize duyuruyor.
‘Yeni sayfalar açmaktan eski defterlere benzemesinden dolayı’ korkan bu insanlar genel hatlarıyla doğunun memur, öğretmen takımıdırlar. Kendilerine has bir yaşam pratikleri bile vardır. ‘Uzaktan vakitsiz öten bir horozun sesi’nin bile duyulacağı iç içe yerde yaşarlar. Sessiz gibi görünen kişilerin gerisinde bir dağın inmeye hazır çığı vardır adeta. Neredeyse çığlığı. Kısa öyküler boyunca kendisine özgü bir iç gerilim yaratır yazar. Öykünün sınırında kalır. Sözü çoğaltmaz. ‘Birbirine açılan odalardan geçerek kendi evini arayan’ kahramanların aralığından kendi arayış derdini dillendirir. Gerçek, bazen en saf haliyle rüyada ışır çünkü.
Orta taşradan öyküler olarak da okunabilir ‘Boşlukta Büyüyen’. Fakat taşra bu öykülerde salt bir kilitli ve donuk mekân olmaz artık. Türkiye’de kendi çoğul atmosferine kavuşmuş insan ve hayat zenginliğinin bir devamı olarak belirir. Okul servisini bekleyen bir öğrencinin önüne kesilmek için konulan tavuk fantastik bir alemden değil, hemen her şehirde önümüze çıkabilecek bir yaşam ayrıntısı gibidir. Önemli olan öykücünün bu ayrıntıları hangi insan ve hayat bağlamına oturttuğudur. ‘Gülşah’ isimli öyküde karşımıza çıkarılan insan ise bütün çelişki ve çıplaklığıyla içinde bulunduğumuz postmodern sıkışıklığın tipik bir örneğidir. Yazar yer yer duygu ve kendi özel düşünme tercihlerinin öyküye sızdırıp onu zehirlemesinin önüne geçemese de uzun vadede bunu aşma kapasitesini çoktan taşıyor.

BOŞLUKTA BÜYÜYEN
Eylem Ata Güleç
Nota Bene Yayınları, 2016
96 sayfa, 10 TL.

 

 

 

 

 

 

 

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU