Peygamber bu köye de uğramadı

TUNCA ARSLAN
13/01/2017

Romancılığı, Yılmaz Güney efsanesinin gölgede kalan boyutudur hiç kuşku yok ki. Yeterince okunmamış, çok az değerlendirilmiş ve yoruma-eleştiriye tabi tutulmuş, aradan geçen onca yılda değişik yayınevlerinin el atmasına karşın derli toplu bir külliyata dönüşememiştir Güney’in edebi yapıtları. Çok sayıda filminin halen kayıp olduğu düşünüldüğünde, roman ve öyküleri daha ‘şanslı’ sayılabilir; yazdıkları kaybolmamıştır belki ama tıpkı Yılmaz Güney’i ‘yazar’ olarak değil, hep ‘Çirkin Kral’ olarak görmek isteyen hayranları gibi edebiyat dünyamız da yazar Yılmaz Güney’i ne yazık ki hiçbir zaman ön plana çıkarmamıştır.
Oysa, rahatlıkla söyleyebiliriz ki örneğin ‘Salpa’, ‘Hücrem’ ve ‘Sanık’tan oluşan ‘Selimiye Üçlüsü’ romanları, 12 Mart ve baskı-işkence edebiyatı kapsamını aşan ölçüde önemli bir yere sahiptir, özel olarak ve derinlemesine incelenmeyi hak etmektedirler.
‘Salpa’ ve ‘Hücrem’in sonuna ‘Selimiye 1973’ notu düşmüştür Güney, ‘Sanık’ta ise ‘Selimiye 1974’ yazmaktadır. 18 yaşındayken kaleme aldığı, komünizm propagandası nedeniyle bir buçuk yıl hapis ile altı ay sürgün cezasına neden olan ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri’ öyküsünün çok ötesinde metinlerdir bunlar ve ikinci cezaevi döneminin ürünüdürler. Dönemin nabzını yakalayan, etkileyici bir gözlem gücüne dayanan, gerek büyük kentte tutunmaya çalışan ve bilinci uyanan kunduracı çırağının, gerekse hücresinde işkenceyi bekleyen siyasinin iç dünyasını başarıyla yansıtan, benzerlerinden hiç de geri kalmayan üç roman vardır karşımızda. Kurgusal olarak da ilginç bağlar vardır aralarında. Örneğin ‘Hücrem’in final satırı, “Adın ne senin? / Memet... Memet Salpa” şeklindedir ve bu roman, ‘Salpa’da anlatılanlara doğru kapı açmaktadır.

Kapitalist gerçekliğin dışında
1972’de, o yıl ilk kez verilen Orhan Kemal Roman Ödülü’ne değer görülen ‘Boynu Bükük Öldüler’ üçlemenin öncesinde, Yılmaz Güney’in köy gerçekliğini ele aldığı ama bir çıkış ve umut kapısı olarak büyük kenti de hissettirdiği bir ilk romandır. Yazarının deyimiyle, “Nevşehir Cezaevi’nde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür” ve koyu kıvamlı karamsarlıktan belli belirsiz de olsa umuda doğru yol alır.
Salim Şengil’i, Demirtaş Ceyhun’u hayli yıpratan, Özdemir İnce’yi kızdıran, aktör Yılmaz Güney şöhretin doruğundayken ve hatırı sayılır reklama rağmen istenilen satışın yakalanamadığı basım süreçleri ayrı bir konu; ‘Boynu Bükük Öldüler’, biraz uzun tutulmasına rağmen, Mahmut Makal’ın 1950’de yayımlanan ‘Bizim Köy’ünden itibaren önemli bir kulvar oluşturan köy romanlarının dikkat çekici bir örneğidir. Güney, Lukacs’ın deyimiyle “kapitalist gerçekliğin dışında bir köy”deki ilişkileri döker sayfalara ama roman ilerledikçe okur bunun “kapitalizmden alabildiğine soyutlanmış” bir köy olmadığını da görecektir. Bir anlamda ‘Umut’la başlayıp ‘Sürü’yle, ‘Düşman’la devam eden bir atmosfer söz konusudur.
Sennur Sezer’in, 28 Ocak 1995 tarihli Cumhuriyet Kitap’ta “İlk kez 1966’da bugünkü üçüncü bölümün ortalarına kadar olan bölümü kapsayan biçimde ‘Boynu Bükükler’ olarak yayımlandığını” belirttiği ‘Boynu Bükük Öldüler’, ağalık düzeninin son demlerinde, ağa-ırgat ilişkilerini, ırgatların kendi aralarındaki ilişkileri ve ırgatın iç çelişkilerini anlatır.

Ağasını tanımayan...
Roman, babasını kan davasında kaybetmiş, yaşlı anasından başka kimsesi olmayan gariban Halil’in askerden köye dönüşüyle başlar... Bir süre sonra anası da ölecek olan Halil, en yakın arkadaşı Kamber’le birlikte Ağa’nın yanında çalışmaya başlar. Diğer ırgatlarla ahırda yatıp kalkan, ağasına ve işine bağlı, “Ağasını tanımayan Allahını da tanımaz” diyen genç adamın dostlarından başka kimsesi yoktur hayatta:
“Yüreğir’in insanı insandı, kardeşti. Nasırlı ellerinde çiçekler açardı. Kaba görünürlerdi, pis görünürlerdi, vahşi davranırlardı; bütün bunların yanında, kendilerine özgü bir dostlukları vardı. Toprak nasıl kokar, öyle kokardı dostlukları.”
En güzel çiçekleriyle uyanmakta, güneşin tüm renkleriyle dökülmekte, baş döndürücü bir esriklikle kaynamakta olan Yüreğir toprağı, ince ve acı bir türkü gibi kokmaktadır. Ama sevdiği kıza kavuşamadan ölen Hıdır’ın “Her istediğimiz kursağımızda kalıyor Halil. Böyle olunca da hayatın ne tadı ne tuzu kalıyor... Biz de insanız ama evimiz yok, insan evsiz olur mu?” deyişi gibi, yaşam giderek umutsuz bir hal almaktadır.
Tüm umudunu küçük oğlu Remzi’nin okumasına bağlayan Kamber’in gerçekleri bir yandadır, “Adamın başına her bir iş gelmeli ki hayatı anlasın” düşüncesi bir yanda... Sevdalandığı Emine’ye Selim Ağa’nın tecavüz etmesi, tarıma makineleşmenin girmeye başlaması ve ırgatlara ihtiyacın azalması, Kel Hasan’ın fabrikalarda iş bulmak için şehre gitmesi ama Halil’in bir türlü kendinde bu cesareti bulamaması, acı ve umutsuzluğu artırır.
Halil’in “İki dünya bir araya gelse ben seni avrat diye almam...” demiş olduğu Emine’yle ilişkisini, daha doğrusu, “acınası, sevgisi, nefreti birbirine kaynamış düşkünlüğünü” bir türlü çözememesi ve tıpkı bir dövüş horozu gibi, başkaları için dövüşüp başkaları için ölmeyi sorgulamayı başlaması, ona da “Artık gitme zamanıdır” dedirtecektir.

Yaşar Kemal bakışı

İthaki Yayınları’nın Yılmaz Güney’in ‘Tüm Eserleri’ni yayımlamaya başlayarak kutlanacak bir iş yaptığı çok açık. İlk iki kitabın ‘Umut’ filminin senaryosu ile ‘Boynu Bükük Öldüler’ olması da neresinden bakılsa isabetli bir ilk adım niteliğinde. Yayınevi tarafından kitabın giriş sayfalarına
konulan, Fethi Naci’nin roman 1972’de ödül aldıktan sonra kaleme aldığı (‘Edebiyat Yazıları’ kitabında yer alan) ‘Boynu Bükük
Öldüler’ başlıklı yazısında belirttiği gibi, “Köylülere bir Yaşar Kemal bakışı var. Yılmaz Güney de çok iyi tanıdığı köy gerçekliğini ve köylüleri olduğu gibi anlatıyor ama elbette bir roman yapısı içinde, elbette yakından tanıdığı, yaşadığı insan ve toplum gerçeklerini seçerek, düzenleyerek.”
‘Boynu Bükük Öldüler’in bu yeni basımı ve peşinden gelecek diğer kitaplar, dilerim Yılmaz Güney’in edebiyatçılığını da hiç hak etmediği ‘boynu bükük’ durumdan kurtaracak ve tartışılmasına, eleştirilmesine, pek çok okur açısından da keşfine yol açacak.

BOYNU BÜKÜK                                        
ÖLDÜLER

Yılmaz Güney
İthaki Yayınları, 2016
414 sayfa, 24 TL.

UMUT
Yılmaz Güney
İthaki Yayınları, 2016
145 sayfa, 13 TL.

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU