Tuhaflıklar çağı

ADALET ÇAVDAR adaletcavdar@gmail.com
04/01/2017

Büyülü gerçeklik denince akla gelen ilk isimlerdendir Salman Rushdie. Kurduğu dünyaların içerisine dâhil olabilmek için onun ayaklarınızı yerden kesmesine izin vermeniz gerekir. Evreni ve gerçekliği eğip bükmeyi ve genişletmeyi başaran yazarlardandır. Yedi yıl aradan sonra yayımlanan romanı ‘İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece’ (Two Years Eight Months and Twenty-Eight Nights, 2015) ile okurlarıyla buluşan Salman Rushdie, adeta hafızalarımızda nerede durduğunu bize hatırlatmak istercesine bir masaldan bir masala savuruyor okuyucusunu.
Kitabın başında yer alan Goya’nın Prado gravüründeki metin okurun aklına ilk çentiği atıyor: “Akıldan yoksun fantezi imkânsız canavarlar yaratır ama akılla birleşince sanatların anası, mucizelerin kaynağıdır.” Aklın uykusunun yarattığı canavarlardan öte, aklın içerisindeki bütün olasılıklardan çok daha fazlasının mümkün olduğunu kanıtlamak istercesine yazmış yeni romanını Salman Rushdie. Ufak bir hesapla kitabın adının 1001 geceye tekabül ettiğini herkes tarafından keşfedebilir. ‘1001 Gece Masalları’nın modern bir versiyonu olan roman, Şehrazad’ın masallarından aldığı parçalarla süsleniyor. Anlatı ustası Rushdie’nin kelimeleri arasında dolaşırken masal okuyormuş gibi hissetseniz de aslında bugünün içerisinde var olan gerçeklerle de karşı karşıya kalıyorsunuz.
Yazarın babasının İbn Rüşd’e olan hayranlığından ötürü soyadlarını Rushdie olarak değiştirdiği bilinir. İbn Rüşd 12. yüzyılda Arap egemenliğindeki İspanya’da yaşamış Aristocu bir filozof. Aklı, mantığı ve bilimi yaşadığı dönemde savunmaya çalışan İbn Rüşd, fanatikler tarafından din karşıtı olmakla suçlanmış, kitapları yakılmış, sürgün edilmiş. Salman Rushdie’nin bu romanın kahramanı bir saygı niteliğinde ve belki de ortak noktaları olan yaşadıkları çağlarda anlaşılamama nedeniyle, İbn Rüşd.
‘İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece’ New York’un tepesinde patlayan bir fırtına sonrasında yeryüzünün bütün kurallarının alt üst olmasıyla başlıyor. Dünya ve periler âlemi birbirine karışmaya başlıyor. Dünyaya efsaneler, büyüler, cinler hâkim oluyor. Bugünün dünyası bir uçurumdan aşağıya yuvarlanıyor; akıl ve mantıkla yürütülen hayat, batıl inançlarla çatışmaya başlıyor. Bu batıl inançlar ve mantık çatışmaları sırasında karşınıza sürekli olarak İbn Rüşd ve İslam âlimi Gazali’nin rasyonel ve kutsallık üzerine tartışmaları çıkıyor. Bir yandan geçmişe dair anlatılan hikâyelerin arasında her daim bugünü bulunca sürekli olarak kendinize ister istemez “Şimdi buraya nasıl geldik?” diye sorarken buluyorsunuz.
Bu esnada insanların ufak tefek özellikleri değişmeye başlıyor. Bir adam yerden birkaç santim havada yürümeye başlıyor, bir kadın parmak uçlarından yıldırım çıkarabiliyor, bir çizgi roman kahramanı ete kemiğe bürünüp insan içine karışabiliyor, bir bebek insanlardaki çürümeyi tespit edebiliyor. Zararsız küçük büyüleri ortalığa saçan biri varmış gibi hissediyorsunuz oysa cinler hızla dünyayı sarıyor.
Bütün bu kötülüklerden dünyayı kurtarabilecek olan ise 800 yıllık sürgünün ardından dünyaya dönen dişi cin Dunia. Bir zamanlar dünyada yaşayan ve bir erkeğe âşık olup ondan çocuklar doğurup dünyaya salan Dunia, kendi soyundan gelen ve yarı cin yarı insan torunlarını da yanına alarak dünyayı kurtarmaya girişiyor. İşte bu mücadele iki yıl, sekiz ay ve yirmi sekiz gece sürüyor.
Bundan bin yıl sonra yeryüzünde bir hayat kalırsa bugünü ne diye adlandıracaklarını merak ediyorum. Bizi kötülükler çağının içerisinden gelip kurtarabilecek bir Dunia’nın olmadığını ve Dunia’nın da çok masum sayılamayacağını düşünsem de bir masal başlasa istiyorum, “Bir varmış bir yokmuş” dese biri ve işte gelmiş geçmiş olsa her şey.

İKİ YIL SEKİZ AY YİRMİ SEKİZ GECE
Salman Rushdie
Çeviren: Begüm Kovulmaz,
Can Yayınları, 2016,
320 sayfa, 24 TL.

 

 

 

 

 

 

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU