''Nıviskare me'': Mehmed Uzun

ORHAN MİROĞLU
11/06/2006
Mehmet Uzun'un romanı, unutulmuş ve yeterince bilinmeyen kültürleri keşfetmenin ve kendi kökleriyle buluşmanın romanıdır. Onun anlatılarında, belki de zamana hep direnecek ve zamana asla yenik düşmeyecek olan tek şey, yazarın hemen her kitabında okuyucuyu sarıp sarmalayan o hüzündür. Ortak bir toplumsal belleğin tanıdığı zulümlerden, acılardan ve tufanlardan damıtılmış o ölümcül, o kahredici hüzün..
'Hawara Diclêyê/Dicle'nin Yakarışı'nda yazar, sanki elinde bir kandil tutuyor ve bu kandilin aydınlığı, Bıroyê Dengbêj'in dört gece boyunca anlattığı insanların hayat hikâyelerini gün yüzüne çıkarıyor. Botan'ın uzun kış gecelerinde kandiller yakılıyor, sigaralar sarılıyor, tepsiler dolusu kuru incir ve üzüm yeniliyor ve anlatı başlıyor. Tam dört gece boyunca yanan kandillerin aydınlığında romanın anlatıcısı Bıroyê Dengbêj, kelimelerinin ve sesinin o destansı gücüyle, unutulanları geçmiş zamanların ötesinden getirip romanın sayfaları arasına yerleştiriyor.
Kimlerdir bu unutulanlar?
Başkaldırının ve sürgünlüğün Mir'i Bedirxan Bey, Mir'in akıl danıştığı Ermeni Mam Safo, en yaşlı dengbêj Apê Xelef, Mir'in yeğeni Yezdin Şêr, onulmaz aşkın habercisi Ester ve diğerleri... Yalnız bu kadar da değil, roman aynı zamanda,Yezidileri, Keldanileri, Asurileri, Nasturileri, Kürtleri, Babil ve Ninova'yı, kısacası tarih boyunca fatihlerini hep fetheden Mezopotamya'yı ve onun unutulmuş halklarını yeniden hatırlamayı ve bilmeyi de sağlıyor.
Koskoca Bedirxanilerin soyunu sürdüren bir kişi olarak, Celadet Bedirxan'ın kızına bir giysi, bir ayakkabı alabilmek, daha doğrusu aç kalmamak için sınırın ta öte yakasında, Suriye'de, bir Kürt ağasının verdiği toprağa kazdığı kuyuya düşüp hayatından olmasını, yazarın 'Kader Kuyusu' adlı romanında okuduğunuzda, derin bir acıyla başbaşa kalırsınız. Celadet Bedirxan'ın atalarından devraldığı ve halkına karşı bir borç olarak taşıdığı soyluluğu şerpeze (perişan) olmasın diye yaşanır bu ölüm. Yoksulluk soyluluğu bozar, yoksul insanın soyluluğundan geriye bir şey kalmaz zamanla. Celadet Bedirxan bunu bildiği için, yoksulluğunu yenmenin peşindedir, ama yenemez ve çok trajik bir biçimde, su çıkarmak için kazdığı kuyuya düşerek, hayatından olur.
'Yitik Bir Aşkın Gölgesinde'deki kahramanlar, hiç yitmeyecek olan aşkların gölgesinde bir ömür sürebilecekken, bu aşkları yitirmeyi göze alır ve sonuçta, yitik aşklara dair bir kaderi yaşarlar. İnançları, davaları vardır çünkü, kendilerini adadıkları ve onun uğruna ölüme gittikleri. Ağrı dağının doruklarına yollanan Memduh Selimler'in anlatıldığı hikâyeyi okurken, bu insanlara karşı derin bir saygı uyanır içinizde.
Acı duydum, Uzun'un son anlatısı 'Ruhun Gökkuşağı'nı okurken. Kendini, kendi kökleriyle buluşmasını ve arayışını anlatıyordu sevgili Uzun. Tıpkı Ortadoğu'dan başlayıp ta Küba'da soyunun izini süren Amin Maalouf'un 'Yolların Başlangıcı'nda anlattığı gibi, kendi kökleriyle buluşmasının hikâyesini anlatıyordu o da bize. Feriz Uzun'un, Necmettin Büyükkaya'nın, Musa Anter'in anısına adanmış ve onların unutulmaması için yazılmış bir kitap aynı zamanda 'Ruhun Gökkuşağı'.
Siverek-Stockholm
Mehmed Uzun'un, "Benim kaderim işte bu; Dırêj olarak değil, Uzun olarak doğmuş talihsiz bir çocuk. Mehmed ve Uzun benim isimlerim değil, tüm ağırlığıyla omuzlarıma indirilmiş boyunduruklar, benim hapishane gardiyanlarım, beni kontrol altında tutan bekçiler, doğduğum cehennemde beni gözetleyen zebaniler" diye tanımlayıp cehenneme benzettiği ve anlattığı bu dünya, kendisiyle ve kendi varoluşuyla ve bu varoluşun Siverek'ten başlayıp Stockholm'e uzanan serüveniyle sınırlı bir dünya değildir aslında. O, yazarın, dili ve kültürü, yeryüzüyle buluşsun diye, hayatını vakfettiği mazlum bir halkın içinde yaşadığı büyük bir evrendir. Adı değiştirilmiş dağların, adı değiştirilmiş bereketli ovaların, tarihe tanıklık etmiş nehirlerin, köylerin, kasabaların, şehirlerin ortak adıdır bu evren. Ve bu yüzden yazarın hiçbir zaman kabul etmediği, hep reddettiği o "kendinden başka bir şey olmaya" bir isyandır 'Ruhun Gökkuşağı'... Yüzyıllık Türkleştirme politikalarına edebiyatın ve tarihin bir isyanı ve cevabı.
Çok yönlü bir okuma imkanı sunuyor 'Ruhun Gökkuşağı'. Uzun'un yazdığı ciltler dolusu kitabın gizem dolu yaratım serüvenlerine de ışık tutması ve bu serüveni bizimle paylaşması bakımından da son derece önemli bir kitap. Ya sürgünde kaybolmak, bir hiç haline gelmek, yani yitip gitmek, sıradan bir hayatın insanı olmak ya da Batı'nın edebiyatını, entelektüel camiasını tanımak ve kendi ulusal değerlerine ve diline sarılarak, bu camianın onurlu bir üyesi haline gelmek. 70'li, 80'li yıllarda faşizmden kaçıp sürgünlüğü tercih eden insanların önünde tek seçenek budur işte. Kaç insan bu ikilemi yaşadı bilinmez, ama bu zor bilmeceyi çözebilmiş insan sayısının ne kadar az olduğunu, bugün ortaya konulanlardan ve yitip gitmiş hayatların bize anlatılan o trajik hikâyelerinden sonra, daha iyi biliyoruz.
Yazarlığı sürgünde biçimlenmiş insanlardan biridir Mehmed Uzun. Sürgünlüğü bir imkan gibi kullanmış, ülkesiyle kurduğu ruhsal köprülerin en zor koşullarda bile yıkılmasına izin vermemiş ve yola böyle bir donanımla devam etmiş bir yazar o. Bazen çoğul bir insan olarak, bazen de yapayalnız. İsveç'in aman vermeyen soğuklarında, bazen ruhu ürpererek, ruhu üşüyerek ve kuşatılmış bir sürgün olarak, edebiyatı yapılamaz ve romanı yazılamaz denilen bir dilin, önde gelen edebiyatçısı, romancısı ve yazarı oldu Mehmet Uzun.
Bir kitabından, yakın tarihin trajedisiyle yüzleşmemizi sağlayan 'Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık' romanından ötürü Türkiye'de yargılandığı ve 'Ruhun Gökkuşağı'nda anlattığı dava süreci, Türk-Kürt siyasal ilişkilerinin yeniden sorgulanmasının ve bu sorgulanma üstünden, yeni bir dünyanın kurulabileceğinin de işaretlerini veriyor. Yazarın bizden istediği tek şey, kendi tarihimizle korkmadan yüzleşmemizdir. O, bu yüzleşmeye uzanan yolda, 'Ruhun Gökkuşağı'nı keşfetmemizi sağlayacak uzun bir yolculuğa davet ediyor bizi. Erdemi, sevgiyi, bilgiyi ve insanın kendi olmayı ifade eden 'Ruhun Gökkuşağı'na ulaşmak ancak böyle mümkün çünkü. Ama bunun için okuyucunun 'Non Serviam' demesi gerekiyor. Yani hiçbir gücün ve zorun hizmetinde olmayı asla kabul etmemek. İşte bu özgürlüktür ve 'Ruhun Gökkuşağı', bu yüzden özgürlüğün ve özgürleşmenin kitabıdır.
Nıviskarê me, Mehmet Uzun, yakalandığı hastalığı yenecek ve dünyanın dört bir yanında yaşayan dilleri, yüzleri, renkleri farklı ama yürekleri ve inançları bir, yüz binlerce okuruyla birlikte Non Serviam demek için yazmaya devam edecek.

Nıviskarê me: Bizim yazarımız

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU