Kıble, derviş, lâmekân ve Allah'ın yeri...

DOÇ. DR. CİHAN CAMCI (*)
08/03/2016

Herakleitos, “Aldanmayınız! Eğer oluş ve yok olma denizinde herhangi bir yerde sağlam bir kara parçası gördüğünüzü sanıyorsanız, sebebi sizin öteyi göremeyişinizdir” derken, zamansal geçişin mekânın sınırlarının ötesine uzanışını anlatıyordu. Bu öteyi görüşün, seyrin, “Tanrılar burada da varolur”  dediği sobanın başında da duyabileceğimizi söylüyor, tanrıya yaklaşmanın bu uzanışı duyabileceğimiz her yerde olanaklı olduğunu kast ediyordu. Bizde ise diyanet, Herakleitos’tan 2500 yıl sonra kıble belirleme timleri kuruyor.[1] Hicri Takvim Birliği adıyla bir konferans düzenlenecek, Afrika’dan, Amerika’dan –İsviçre’li bilim adamları yok!- fıkıh âlimleri ve astronotların katılacağı bu bilimsel toplantıda, hatalı kıbleler belirlenecek. Kütahya’daki 60 yıllık Kakaç Camii gibi camilerdeki -kıble açısının 69 derece hatalı olduğu ortaya çıktı!- kıble hataları bilimsel titizlik ve kesinlikle düzeltilecek. Erzurum Karakaya tepesine yerleştirilecek elektronik cihazlarla, ufuk ve hilal gözlemlerini kontrol de başlıyor…

Modern düşüncenin iki önemli dayanağı, deneyim ve mekândır. Bir şeyin hakikaten var olduğunu bilimsel bir yöntemle kanıtlamak, o şeyin deneyimlenmiş, yani olmuş bitmiş, artık geçmişte kalmış anlamında gerçekleşmiş olması demektir. Bu anlamda bir şeyi ya da olayı, bir zaman süresince mekânsal bir yerde deneyimlemiş olmalıyız ki, o şey hakikaten gerçektir diyebilelim. İşte Diyanet'in kıble timleri de, ufuk ve hilal gözlemleriyle Kâbe’nin yerini bilimsel anlamda saptamayı, böylece Allah'a yönelmek için doğru yeri bulmayı amaçlıyorlar. Peki, ama Allah’a yönelmenin doğru, bilimsel deneyimlerle saptanacak bir yeri var mıdır? Bu doğru yerde Allah’a yönelmek bizi ona daha mı çok yaklaştırır?

Aslında teoloji, tam da modern yöntemlerle belirlenmiş mekânsal ve deneyimlenmiş olanın ötesinde hayal edilebilir. Ancak bilimsel olarak deneyimlenmemiş olanı hâlen -yani bir hâl içinde ve gelecekmiş gibi- bekleyebiliriz. Allah’a yaklaşmanın, Allah sözcüğünün öteden beri hangi bağlamda kullanıldığını göz önüne aldığımızda, tam da uzamı, mekânı aşan zamansal bir mevcudiyet anlamında düşünüldüğünü görürüz. Zamansal bir önceliğin mevcudiyeti, her şeyin varoluşunu olanaklı kılmak için mekândan başka türlü bir mevcudiyettir diye düşünülür. Bu bağlamda Allah’a yaklaşmak, hiçbir yerle sınırlandırılamayan, her yeri aşan zamansal bir bulunuşu duyabilmektir. Platon bu olmayan yere, öteye, Khora diyordu. Burası tanrının evi gibidir. Mekânsal olarak deneyimlenemeyen, henüz gerçekleşmemiş bir olanağı anımsatan bir yerdir. Bu anlamda her yerde varolabilir. Mekânsal bir nokta belirleyerek gerçek olduğunu düşündüğümüz her şeyin ötesine geçer; onları aşar. Bizim işaretlediğimiz her nokta, her seccade, her Kâbe, onun eksikliğini hissetme vesilemizden başka bir şey değildir. Kıble bu anlamda, yani yokluğun, henüz kavuşulmamışlığın duyulmasına vesile olabildiği, sanki burada bizimle, mekânsal mesafelerin ötesindeymiş gibi hissettirmek için varolur. Yunus Emre’nin, “Lâmekâna kavmoldum / Mekânım yağma olsun” dediği gibi, olmayan yere, hiçbir yere uzanışımızda varolur. Allah hiçbir yerdedir; bu sayede her yerde olabilir. Yoktur ama bizim açtığımız yerde varolur.

Bu açıklığı, Heidegger’in Herakleitos’u anımsatarak “açık deniz” dediği, evde hissedemediğimiz bir uzanış, yolda oluş, henüz hiç bir yerde gerçekleşmemiş, vuku bulmamış bir içerme, içinde barındırma olarak hayal edebiliriz. Karanın görünmediği açık deniz, tüm mekânsal sınırların üzerinde, zamanın her yeri örten şeffaf ve dev örtüsü gibi, öteden beriye uzanışında bizi içinde kapsarmış gibi hayal edebiliriz. Bu içinde olma halini, seccadelerin üzerinde değil, neyin içindeyken eksikliğini duyduğumuzu hayal ettiğimizde anlayabiliriz. Mekânın üzerinde, Allah’ın içinde oluruz. Ama mekânsal olmayanı, yine de ancak bir mekânda aramak zorundayız. Allah’a yaklaşma, şeş olma deneyimi ancak bir yerde söz konusu olabilir. Ancak bu yer, zamansal mevcudiyetin içinde hissedebilmek için bir vesile, bir bahaneden ibarettir. Allah’ın yerini ne kadar bilimsel anlamaya çalışırsak, onu o kadar anlamamışız demektir. Mekânın görkemini, şatafatını, kendisini gösterişini ne kadar azaltırsak, hakkı arayışımızda, bekleyişimizde hakkın yerini bulmasına, yani Allah’ın zamansal bir mevcudiyet olarak burada duyuluşuna o kadar yer açmış oluruz.

Allah’ın evi, her şeyden önce olmuş olanı yeniden, sanki henüz olmamış gibi beklediğimiz yerdir. Mabet, Allah’la hem harman, cem oluş, iç içe geçiş, hem de ona harman, hasret kalış, arayış yeridir. Heidegger’in dünya yoktur ama varolur derken kast ettiği gibi, Allah’ın evi yoktur; lâmekândır ama bizim arayışımızda varolur. Henüz gerçekleşmemiş bir olanak olarak beklenebilen Allah var değildir ancak varolur. Mekân ile öteyi hem ayıran, hem de buluşturan bir eşikte, hiç bitmeyen geçişini hissettiğimiz her yerde varolur.

Kapısında durduğumuz evin içindeymiş gibi, sönmüş bir ışığın sıcak dümen suyunda varolur. Lambanın etrafında bir vaat gerçekleşecekmiş gibi dönerken Allah’a dadanmış dervişleri anımsatan pervanelerin telaşında varolur. Bazen kurandaki kıyamet anının ufuk betimlemelerini şaşarak okuduğunu söyleyen Rilke’nin, “Görünmeyenin arılarıyız” dizesinde, bazen uzatılmış sessizlik anlarında, Cemal Süreya’nın “yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte” dediği anlarda varolur. Henüz gelmemiş bir misafiri her an gelecekmiş gibi alesta, ona yer açacakmış gibi eğreti, gözümüz kapı eşiğinde bekleyişimizde varolur.

Farsça kapı eşiği demek olan derviş de, hiçbir yere dönüşünde zamanın uzanışını duyar. Bu yüzden zamanın çocuğu, İbnü’l Vakt’tir. Hiçbir mekâna razı gelmez; henüz hiçbir yerde olmayanı, böylece olanak olarak kalanı arar. Olanak mekândan hem ayrı, hem birlikte duruşu anımsatan ufka benzer. Eşik de ufkun burada duyuluşudur. Ne içeride ne dışarıda, hem içeride hem dışarıda hissetme olanağıdır. Derviş bu yüzden aslında kendisini, yani geçişin geçişi demek olan kapı eşiğini arar. Geçişin kendisi gibi telvin halinde, yani duraksız, mekânsızdır. Yunus’un “Gönül şeş oldu dosta / Durdum kapısında / ondan içeri” dediği yerde, Allah’ın açık kapısının eşiğinde, eşiğin kendisidir. Henüz hiçbir yerde vâki olmayanla şeş olmak, karşılaşmak, hemhal olmak ister. Vakte aittir; evi vakittir ve zaten içinde olduğu eve doğrudur. Nerede? Belki bir sobanın başında… Belki de Emre Arolat’ın sancaklar camisinde… Bu orijinal mabedin yerin içine geçmiş, yerle bir olmuş, akan zamanı aksatmayan açıklığıyla Herakleitos’u duyan mütevazı mekânında… Belki de şimdi olduğunuz bu yerde, bu vakitte, zamanın her yerde aynıyla vâki oluşunda…

Emre Arolat’ın tasarladığı Sancaktar Caminin resimleri:

*Akdeniz Üniversitesi Felsefe bölümü

[1] http://www.haberturk.com/gundem/haber/1187408-86-bin-caminin-kible-tespiti-yapilacak.

 

BUNU OKUYAN BUNLARI DA OKUDU